Sedef Ecer: Yazar, Yönetmen, Oyuncu

sedef ecer

Kariyer yolculuğunuzu lütfen kısaca açıklayabilir misiniz?

Benim kariyer yolculuğum biraz özel bir macera. Üç yaşımdan beri tiyatro sahnelerinde, sinema setlerinde gezdiğim ve sanatçıların kucağında büyüdüğüm için “hayal kurmak mesleğiyle” ilişkim çok erken başladı. Hatta belki de gerçekle olan ilişkim çocukluğumdan beri zayıf oldu diyebilirim. Benim için sahnede ya da ekranda yaratılan gerçek sokaktaki gerçekten çok daha reel.

Çocukluğum, Yeşilçam’ın en büyülü dönemlerinde, 25 uzun metraj filmde oynayarak geçti.

Ardından Galatasaray Lisesi Tiyatro Kolu ve Ferhan Şensoy tiyatro okuluyla ergenlik dönemimin tiyatro macerası başladı. 15 yaşında profesyonel tiyatrocu olarak yeniden sahneye çıktım ve sonrasında da hikaye anlatmayı hiç bırakmadım. Kimi kez oyuncu, kimi kez yazar, bazen de yönetmen olarak.

Fransızca olarak yazmaya başladığımdan bu yana oyunlarımın devlet sahnelerinden küçük salonlara, 20 kadar farklı prodüksiyonu yapıldı. Çeşitli dillere çevrildi, basıldı, üniversitelerde makale ve tez konusu oldu, ortaokul lise programlarına girdi. Senaryolarım da Fransız devlet radyosu France Culture, RFİ, ya da Fransız devlet kanalı France Télévisions tarafından ekrana uyarlandı.

 

Şu an yaptığınız meslekte çalışmak istediğinizi ne zaman ve nasıl keşfettiniz?

Çocukken başladığım için bu soruyu kendime sorma fırsatım bile olmadı.

 

İlk işinizi yaptığınızda kaç yaşındaydınız?

3 yaşımda Şehir Tiyatroları Üsküdar Sahnesinde sanıyorum, Köşebaşı oyununda. Ardından da Ölmüş Bir Kadının Evrak-ı Metrukesi adlı filmde Hülya Koçyiğit ile oynadım.

 

Üzerinizde en çok etki yaratan kitap hangisidir? Neden?

Dönemlere göre değişiyor. Beni en son etkileyen kitabı soruyorsanız bu kış Goncourt ödüllü Leila Slimani’nin Chanson douce adlı kitabı beni çok etkiledi. Ama artık binlerce kitap okumuş birisi olarak ne kadar etkilensem de, eskisi gibi bir kitapla derinden sarsılmıyorum.

Çocuklukta ya da ergenlikte çok daha fazla etkileniyorsunuz, hatta bazen bir kitap hayatınızda önemli bir dönüm noktası olabiliyor. Benim bu şekilde değerlendirebileceğim birkaç tiyatro oyunu var. Kenter’lerde gördüğüm ilk Çehov mesela. Birdenbire “Evet, işte benim yapmak istediğim şey tam da bu, insanların içinde kalan, söylemedikleri, anlatamadıkları şeyleri başka repliklerle ifade ettikleri bir oyun yazmak!” demiştim kendi kendime. Oyunculuk anlamında değil, ilk kez yazarlık anlamında düşündüğümü hatırlıyorum o akşam. Büyük usta Anton’un yarattığı Rus karakterler beni gönlümden vurmuştu.

Ama tüm hayatım boyunca okuyup da en çok etkilendiğim kitap hangisi diye sorarsanız Şeker Portakalı diyebilirim. Çocuklukta derinden vuran dalga gibi gelmişti. Sonrasında elbette birçok romandan etkilendim.

 

Okumak için genellikle günün hangi saatlerini tercih edersiniz?

Her an elimin altında bir kitap vardır. Yazdığım konuya göre masamın üzerinde 7-8 kitap durur, açıp karıştırabileyim diye. Bunlar genellikle roman-öykü değil, belge kitaplarıdır ve yazmakta olduğum oyun için kaynaktır. Ama roman okuyacağım saatler farklıdır. Sabah kalkmadan ve gece uykuya dalmadan genellikle. Yani yatay vaziyette okuyorum daha çok. Ama bazen, mesela yeni bir oyun bitirdiğimde, ya da turneden döndüğümde yani kendime tüm bir gün hatta bazen birkaç gün çalışmama izni verdiğimde eğer iyi bir kitaba denk geldiysem saatlerce okuyabilirim.

 

Gün içinde en yaratıcı ve üretken zamanınız hangisidir?

Sabahları yazıyorum genellikle. Bir de bazen bir oyunda çözemediğim bir sahne olduğunda başıma çok gelen bir şey var: Gece yarısı ya da sabaha karşı çözümü bulmuş olarak uyanıyorum ve hemen bilgisayar başına geçip, rüyamda bulduğum sahnenin ilk versiyonunu yazıyorum. Tabii ardından onun üzerinden defalarca geçmek gerekiyor.

 

İşlerin yolunda gitmediği zamanlarda en büyük motivasyon kaynağınız nedir ve üstesinden gelmek için ne yaparsınız?

Tanıma ya da sahnede görme şansına eriştiğim Paris Operası dansçılarının fotoğrafları çalışma odamda karşımda durur: Pietragalla’nın, Gillot’nun, Dupont’un muhteşem fotoğrafları. Bir santimetre kas kazanmak için saatlerce nasıl çalıştıklarını düşünürüm. Özellikle Marie-Agnès Gillot’nun hastalığa rağmen baş dansçı oluşu beni çok etkileyen bir hikaye. Serra Yılmaz sayesinde tanışmıştık.

Tabii eğer o gün hiç ilham yoksa o zaman işi kenara bırakıp başka bir şey yapmak da iyi gelir. Yürümek, spor yapmak, yemek hazırlamak, saçma sapan şeylerle vakit kaybetmek.

 

Kariyerinizde en büyük baskıyı hissettiğiniz dönemler üretkenliğinizi-yaratıcılığınızı nasıl etkiledi?

Ben doğrusu pek baskı hissetmedim, o konuda çok şanslıyım. Hissedebileceğim en büyük baskı, metin teslim tarihi ya da prömiyer yaklaşmıştır ve ben henüz istediğim gibi ilerleyememişimdir. O zaman da bunu baskı gibi değil, çalışmaya davet gibi almakta yarar var. Neticede cerrah ya da savaş muhabiri değiliz. Bizi izlemeye gelen insanlara iyi bir hikaye anlatmakla yükümlüyüz sadece. Kendimizi fazla ciddiye almaya gerek yok. Ama tabii bu disiplinli olmadığım anlamına gelmesin, müthiş bir çalışma kapasitem var, bazen günde 18 saat gibi dilimlere çıkabiliyorum.

 

Zorlandığınızı hissettiğiniz bir işle karşılaştığınızda, durumu zihninizde -basitleştirmek- aşmak için kullandığınız bir yöntem var mıdır?

Evet. Sorunları temalara göre ayırıp renkli post-it’lere bölmek, her renge bir konuyu yazıp, duvara asmak. Böylece hep karşımda olurlar ve çözüm bulmam kolaylaşır.

Bir de kocamla konuşmak. Benim aksime çok mantıklı bir bilim insanıdır ve Everest’e tırmanmak gibi gelen bir konuyu iki dakikada durulaştırır. Ben de farklı bir açıdan bakmaya başlarım, o zaman çözmek kolaylaşır. Çözemiyorsam da sağlık olsun deyip kabullenirim. Bu da bana psikoterapinin hediyesi. Kabullenmek.

 

Yorucu bir günün ertesi sabahında yataktan kalkmanızı sağlayan şey nedir?

Bazen kalkmamak! Uyumak harika bir tedavi. İlle de kalkmam lazımsa o zaman sevdiklerimle dertleşme. Benim böyle “mutluluk sırları” falan gibi şeylerim pek yok yani tavsiye vermeyi de ne severim ne bilirim. Bildiğim tek şey, harika bir kocam ve çok sevgili dostlarım olduğu ve zor zamanlarda hep onların verdiği gazla ilerlediğim.

 

Çalışırken müzik dinlemenin duyguyu-odağı isteğiniz dışında olmaması gereken farklı yerlere götürebileceği söylenir. Bu fikre katılıyor musunuz?

Ben müzikle çalışamıyorum. Yaptığım her şeye yüzde yüz konsantre olan bir insanım. Çalışırken müzik olabilir ama ben yüzde yüz yazdığımla ilgili olduğum için onu duymam bile. Müzik dinlerken de yüzde yüz melodiye, enstrümana, sese yoğunlaşırım, üçüncü kemanı, saksodaki nefesi, perküsyonun her vuruşunu falan duyarım. O zaman da zaten yazı yazmam mümkün olmaz.

 

Bir işin en heyecan duyduğunuz aşaması hangisidir? (Fikri bulduğunuz an, yapım süreci, tamamlandığı an.)

Fikri bulduğum an pek heyecanlanmam çünkü yüzlerce fikirden sadece bir-iki tanesi sahneye çıkar. Önce bir müddet bakarım, o bulduğum fikir işliyor mu, karakterler canlanıyor mu diye. Ama asıl heyecanlandığım birkaç dönem olur: Öncelikle metni bitirip ekibe gönderdiğim gün. Heyecanla ilk eleştirileri beklerim. Ardından provaya başladıktan birkaç hafta sonra ışığıyla, kostümü, dekoruyla ilk kez gerçek bir oyuna benzemeye başladığı gün. Ardından da seyirciye ilk ulaştığı gün.

 

Üretkenliğinizi-yaratıcılığınızı en çok geliştiren deneyimleriniz nelerdir?

Diğer sanatçılarla alışveriş.

 

Çalışma ortamınızda “kesinlikle olmalı” dediğiniz şey nedir?

Yazı dönemiyse kahve. Litrelerce değil ama muhakkak 1-2 sabah kahvesi. Prova dönemiyse yine kahve ama daha da önemlisi hayranlık duyduğum bir ekip.

 

“Yaratıcı kişi” tanımınız nedir?

Çalışkan kişi. Yüzde on ilham, yüzde doksan emeğe inanıyorum.

 

En sevdiğiniz eşyanız nedir?

Kütüphanem. Klişe oldu bu cevap biliyorum ama onu çok seviyorum. Seneler önce ilk evimiz için raflarının bir kısmını satın almıştık. Ardından bu eve taşınırken 20 yıl önce salonumuz için özel olarak çizdik, yaptırdık, eski raflarımızı içine ekledik, merdivenini bir antikacıda bulduk ve elbette içindeki objelerle kitapları 25 yılda tek tek edindik. 4×4 metre harika bir eşya ve tüm hayatımızın belgesi.

 

Hayatta en çok kime hayranlık duyarsınız? Neden?

İnanın bilmiyorum. Tümüyle hayranlık duymak zor çünkü herkesin zayıf tarafları var. Kiminin dürüstlüğüne, kiminin komikliğine, kiminin sanat yeteneğine, kiminin çocuk yetiştirmesine hayranlık duyuyorum. Ki bunlar da dönem dönem değişebiliyor. Hiç beğenmediğiniz bir sanatçının şahane bir işini görüp bayılıyorsunuz mesela. Ya da size iş hayatında hiç ilginç gelmeyen bir insanın evine gidip aile hayatına hayranlık duyabiliyorsunuz. Blok halinde her şeyiyle hayranlık duyulabilecek tek bir kişi seçebileceğimi sanmıyorum. Kocam, sevgilim ve çocuklarımın babasına (aynı kişi) çok hayranlık duyuyorum mesela ama kusurlarını da görüyorum.

 

En sevdiğiniz ‘alıntı’ nedir?

Son oyunum “Çok Modern Orient-Express”te kullandığım bir Toni Morrison alıntısı var. Cümle değil ama bir şiir. İnsanın yıllar sonra bir gün geçmişe bakıp “Ben kim oldum, nasıl birisi oldum?” deyişini çok güzel anlatıyor. Naçizane birkaç satırını tercüme etmeye çalışayım:

Kimin bu ev?
Ben başka türlü bir yer hayal etmiştim.
Daha yumuşak, daha aydınlık,
Bir göle bakan,
Bana kollarını açan bir ev.
Bu ev tuhaf.
Gölgeleri yalancı.
Peki ama söyleyin bana.
Neden elimdeki anahtar bu evin kapısını açıyor?

 

Şu ana kadar gerçekleştirdiğiniz işler içerisinde en gurur duyduğunuz hangisidir?

Kendi işlerimle gurur duymak bana hep ayıp gibi geldi, o yüzden “Gurur duydum” değil en fazla “Bu işten memnun kaldım” diyorum. Ama geçenlerde çok özel bir gün yaşadım ve gurur duydum diyebilirim: Öğrenci olarak gittiğim ve asla Fransa’da bir şey başaramayacağımı zannettiğim, zor günler geçirdiğim Orléans şehrine 30 yıl sonra Belediye Başkanı’nın davetlisi olarak, bir grup yazar ve entelektüel arasında davet edildim. Güzel bir festival yaşadık, ben konuşmacı olarak katıldım, oyunumdan bir parça okundu falan. Ardından tramvaya binip üniversiteye gittim. Gençliğimin mekanlarına 30 yıl sonra döndüm, kampüste dolaştım, kaldığım yurdu gezdim, rahmetli babacığımı, rahmetli ağabeyimi, oranın soğuğunu, yalnızlığını, annemin bana gönderdiği ve postayla 15 günde gelen koliden çıkan beyaz peynirleri, Cumhuriyet gazetelerini, Gırgır dergilerini, elde örme kazakları, haftada bir bozuk para hazırlayıp Türkiye’ye telefon ettiğim telefon kabinini falan hatırladım. Tek başıma o mekanlarda gezerken kaybettiklerimi andım, bir yandan çok ağladım bir yandan da kazandıklarımı düşünüp gurur duymaya benzer bir şey yaşadım galiba. Sorunuzdaki gibi “gurur duyduğum tek bir iş” değildi bu, neredeyse hayatımın bilançosuydu. Hem de tam çocuklarımın bugünkü yaşındayken gitmiştim oraya.

 

Süper gücünüz nedir?

Gülebilmek. En zor, en acı anlarda komik bir şey görebilmek, trajedinin mizahını bulabilmek. Bizim bütün ailede var bu.

 

Kariyerinizin başlangıcına dönebilseydiniz en çok neyi bilmeyi isterdiniz?

Bir gün Fransızca yazan bir oyun yazarı olacağımı belki?

 

Hayatınızın sloganı nedir?

Fırtınayla savaş ama gemi batacak gibi olursa korunaklı limanına, sevdiklerine sığın.

Bunu böyle çok düşünülmüş felsefi bir slogan gibi algılamayın, şimdi uyduruverdim çünkü dürüstçe düşündüm bir an bu soruya ne cevap vereyim diye ve aklıma bu geldi. Benim için ailem ve arkadaşlarımla iyi bir yemek yemek, güzel bir sohbet etmek falan her zaman kariyer meselelerinden çok daha önemli oldu.

 

En iyi tavsiyeniz nedir?

Tavsiye vermeyi pek bilmem ve sevmem dedim önceki soruda ama madem soruyorsunuz, oyun yazarlarına bir tavsiye vereyim. Malzemeleri karıştırmaktan korkmasınlar, dramla komedi, trajediyle grotesk, gerçekçilikle absürd, hepsi bir araya gelebilir.

 

 

İlgili Bağlantılar:   sedefecer.com   /   sedefecerturkce.over-blog.com

 

Paylaş:



Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,